Yegâne Tanrı (Allâh)
Ağustos 3, 2008
Bu evrende göklerin ve yerin yaratıcısından başka tanrı yoktur!
Nuh’un tanrısı..
İbrahim’in tanrısı..
Musa’nın tanrısı..
Davûd ve Süleymân’ın tanrısı..
İsâ’nın tanrısı ve adı övülmüş olan son peygamberin tanrısı..
İnsanları hidayete erdirmek için insanların içerisinden peygamberler çıkarmıştır!
Allâh bütün zalimlerin Cehennmede yanacağına söz vermiştir!
Ve Cehennnem putperestler için korkunç bir yerdir!
Rivâyetlerin Olasılığı Kuramı
Haziran 25, 2008
Tanık olduğumuz bir hadiseyle, haberini başkaları üzerinden aldığımız bir vakıanın zihnimizdeki gerçekliği hiç bir zaman aynı değildir. Müşahade ettiğimiz bir olayda duyularımıza güveniriz; ancak başkaları üzerinden öğrendiğimiz bir vakıanın gerçekliği hususunda tamamen aktarıcılara itimat ederiz. Elbetteki duyularımıza olan güvenimiz ile başkalarına gösterdiğimiz itimat eşdeğer değildir.
Kuşku yok ki doğrudan tanık olmak, bir vakıanın gerçekliği hususunda kişi bakımından daha tatmin edicidir. Nitekim İbrahim a.s. Rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini talep etmiştir:
وإذ قال إبراهيم رب أرني كيف تحي الموتى قال أولم تؤمن قال بلى ولكن ليطمئن قلبي el-Bakara/260
Bir vakit İbrahim demişti ki: Rabbim, ölüleri nasıl diriltiyorsun, göster bana! Dedi ki: Zaten imân etmedin mi? Dedi ki: Elbette ettim; yine de kalbim tatmin olsun diye, dedi.
Ayette İbrâhim’in a.s. Rabbinden dileğinde görme ile oluşan bir tatminden, sarih bir dille söz edilmektedir. Tanık olmanın başkalarından haber almaya nispetle daha ikna edici olduğuna dair Kur’an’da başka örnekler de mevcuttur. Sözgelimi başka bir yerde Allâh İsrail oğullarına şöyle seslenmektedir:
أم كنتم شهداء إذ حضر يعقوب الموت el-Bakara/133
Yoksa siz, ölüm Yakûb’a geldiğinde tanık mıydınız?
Haberini aldığımız bir vakıya olan itimadımız tamamen haberi aktaran kimselere duyduğumuz güvene dayanmaktadır. Bu güven ne kadar ileri boyutta olursa, habere olan itimadımız, dolayısıyla da vakıanın gerçekliğine ilişkin inancımız o kadar yüksek olur. Ancak bu güvenimiz ne denli ileri boyutta olursa olsun tanıklığımıza eşdeğer bir seviyeye erişemez. Başka bir ifadeyle bu nispet hiç bir zaman yüzde yüzü bulacak bir haddeye erişemez.
Bu noktada akla peygamberlere olan itimadın nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususu gelmektedir. Kanaatim o ki, hiç bir peygambere ittiba eden kimseler salt onun beşeri hüviyeti dolasıyla ona körü körüne itimat etmiş değillerdir. Zira insanlık tarihi boyunca, Allâh bana vahyetti diyen nice yalancı çıkmıştır. Peygamberlere olan itimadın temel dayanağı onların şahsiyetleri değil, getirdikleri vahyin karşı durulmaz bir gerçeği vazetmesidir.
Nitekim Semûd kavminin ileri gelenleri, Sâlih’in a.s. takipçilerine onun elçi olduğunu nasıl bildiklerine dair bir soru yöneltmişler, onlar da şöyle yanıtlamışlardır:
أتعلمون أن صالحا مرسل من ربه قالوا إنا بما أرسل به مؤمنون el-Arâf/75
Siz Sâlih’in Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu ilim mi yapıyorsunuz? Dediler ki: Biz onunla gönderilenlere imân etmekteyiz.
Elbetteki peygamberlerin tutarlılıkları ve güven veren bir mazileri söz konusudur. Bu husus onların şahsiyetlerine itimat için bir karine olarak görülebilir. Ancak unutulmamalı ki beşerden, nice görünüşte güven telkin eden yalancı suretler çıkabilmiştir. Dolayısıyla bu husus itimat için yeter bir koşul değildir.
Binaenaleyh, peygamberlere olan inancımız temelde getirdikleri vahyin inkar edilemez bir gerçek oluşuna istinad etmektedir. Böyle olmasaydı, yaratıcının gönderdiği mesaja muhatap olan insanın akleden bir varlık olması, onu algılayıp takdir etmesi gibi imânın sacayaklarını oluşturan olmazsa olmaz süreçler anlamsız ve beyhude kalırdı.
devamı var
Önce Ravi Tetkikleri
Haziran 13, 2008
Hz. Peygamber’in (s.a.v.), Allâh Teâlâ’nın kendisine vahyettiği İslâm dinini nasıl yaşadığına dair malumât, çevresinde bulunan kimselerin rivâyetleri vesîlesiyle, kuşaktan kuşağa yayılmıştır. İnsan faktörünün bilgiyi iletmede, bilinçli bilinçsiz muhtelif nedenlerle, kimi arızaları söz konusu olmasaydı, hiç şüphesiz Peygamber’den bize ulaşan her bilgi güven içerisinde önkoşulsuz kabul edilebilirdi.
Ancak yaratılışı itibariyle çeşitli zaafları bulunan insanoğlunun, eylem ve söylemleri de aynı zaaflarla illetli durumdadır. Sözgelimi hiç unutmayan bir insan olmadığı gibi hiç hata etmeyen bir insan da yoktur. Beşer hafızası, duyduklarını ve gördüklerini hem biçim hem de içerik olarak olduğu gibi aktarmaya elverişli değildir. Benzer zaaflar insanoğlunda, içinde kötü niyetin olmadığı sürekli arızalar üretmektedir.
İnsan faktöründe görülen bir diğer kusur ise, bilinçli hatalardır. Bu hata biçimi yukarıdakinden farklı olarak, içinde belli bir faydayı temin kastını ihtiva ettiği için daha nitelikli, tehlikeli ve daha yanıltıcıdır. Beşerin bu uğurda sınırlarını çiğnemediği hiç bir kutsal yoktur. Allâh adına dahi yalan söylemeye cüret edebilen bir insanın, onun elçisine büsbütün vefakâr davranmış olmasını beklemek aşırı iyimserlikten başka bir şey değildir.
Binaenaleyh Peygamber’in, dini bakımdan son derece önemli olan hâtıratını aktarmakta rol almış kimselerin, beşeriyetlerinden sıyrılıp mâsumiyet zırhına erdikleri düşünülmediğine göre, bilinçli yahut bilinçsiz kimi illetleri, aktarımlarına bulaştırmış olabilecekleri asla göz ardı edilmemelidir. Nitekim hadis ilmi yahut daha özel olarak ricâl ilmi ve isnad, bu gerçeği dikkate alan muhaddislerin konuya gerçekçi yaklaşımının bir sonucudur.
Bu yüzden bir hadisin senedi metninden önce gelir. Yani okuyucu önce senedi değerlendirmelidir. Allâh’ın Elçisi ne demiş, demeden önce bu bilgiyi Allâh’ın Elçisinden kimler aktarmıştır, demelidir. Bu açıdan bakıldığında, senedi olmayan bir hadisin neden okunmaya değer bulunmadığı suhûletle anlaşılacaktır.
Hadis ilminin temel yaklaşımını teşkil eden bu açılımın bir sonucu olarak bugün, râvi merkezli çalışmaların, hadis araştırmaları içerisinde öncelenmesi gerektiği hususu izahtan varestedir. Hadis ricâlinin (râvilerin) aktarımlarının tek tek ele alınıp sorgulandığı ve neticesinde kendilerine belli bir rütbenin verildiği bir dönem elbette ki geçmişte yaşanmıştır. Günümüzde bilgi teknolojisinin getirdiği olanaklarla yeni bir atılım yapılacaksa, bu atılım yine başlangıç noktası olarak râvi tetkiklerini almalı ve geçmişte yaşanan sürecin rivâyet geleneğine uygun biçimde yeniden yaşanmasına yönelik adımlar atılmalıdır.
Rivâyetlerin olasılığı kuramını modellediğimizde[1] gördük ki, râvilerin güvenirlik katsayısı rivâyet sisteminin en temel verisidir. Bir hadisi çalışabilmek için öncelikle senedinde yer alan tüm râvilerin çalışılmış olması gerekmektedir. İşe râvilerden başlamayan aksi bir yaklaşım, bilgi teknolojisinin tüm olanaklarını kullansa da ricâl değerlendirmeleri olarak itimat ettiği zemin eski olacağı için, yeni ve sağlıklı bir sonuca ulaşması mümkün olmayacaktır.
[1] Bkz. Halis Aydemir, “A Theoretical Approach to the System of Transmission of Hadith Based on Probability Calculations”, Hadis Tetkikleri Dergisi (HTD), III/1, 2005, ss. 51–84.
Kimin morali bozuk?
Haziran 12, 2008
Sanıyorum içimizde ve çevremizde en çok yokladığımız bir husustur ‘moral’. Çünkü moralimiz sık sık değişir. Onu uzunca bir zaman belli bir düzeyde iyi tutumak oldukça zordur.
İçinde yaşadığımız hayatın inişli çıkışlı olması doğrudan moralimize yansımaktadır. Her kaybediş bir moralsizlik ve çöküntü hali olarak yankılanır insanın iç dünyasında. Öte yandan kaznanımlar birer mutluluk vesilesidir; insanın moralini yükseltir.
Yaratan, insanın bu durumunu Kur’an’da şöyle tarif etmektedir:
إن الإنسان خلق هلوعا Meâric/19
Gerçetken insan Helû yaratılmıştır.
Helû kelimesi Kur’an’da başka bir yerde geçmemektedir. Arap dilinde, kullanımı yaygın olan bir kelime de değildir. Hızlı, atak, hırslı, ivedi, sabırsız, haris, düşkün gibi anlamlara geldiği söylenmiştir. Mütakip ayetler bu kelimenin bir bakıma tefsiri gibidir:
إذا مسه الشر جزوعا وإذا مسه الخير منوعا Meâric/20,21
Ona şer dokunduğunda çığırtkan olur. Hayır dokunduğunda ise pinti kesilir.
Yaratıcı bu ayette, yarattığı beşerin genel tabiatını belirtmektedir. Normal haliyle insan böyledir; böyle bir yatkınlığa sahiptir. Yeme ve içmede olduğu gibi moral dünyası bakımından da dışa bağımlıdır. Kendisine kötülük dokundğunda morali bozulur, keyfi kaçar, hatta yıkılır ve bu durumdan ötürü sızlanır. İyi günlere kavuştuğunda ise keyiflenir, mutlu olur. Ancak ayette Allah’ın dikkat çektiğine göre insan kötü günlerinde sızlanırken buna mukabil iyi günlerinde dilini hamd etmekten esirgemektedir. Halbuki kötü gününde sızlanan kimsenin iyi gününde de şükretmesi icab eder.
İnişili çıkışlı bir hayata böylesine senkronize olmak demek o hayatla birlikte inişler ve çıkışlar yaşamaya mahkum olmak demektir. Bu hayatın içindeyiz dolayısıyla buna mecburuz şeklinde bir itiraz düşünülebilir. Ancak unutulmamalı ki deniz üzerinde yüzün irili ufaklı pek çok vasıta vardır. Bunlardan küçük olanlar dalgalardan doğrudan etkilenirken büyük olanlar dalgalara karşı oldukça dirençlidir. Hatta büyük filoların zeminleri neredeyse sarsıntısızdır.
Bazıları hayata öylesine bağlanır ki, onların nazarında bugünler de yarınlar da ancak bu hayattan elde edilebilir. Sonsuzluğa açılmayan böylesi ufuk sahipleri için ‘hayat’ dardır. Hayattaki en küçük değişikliğe karşı olabildiğince hassastırlar. Kontrol edebildikleri kadar maliktirler.
Onlara göre bu hayat güçlünün zayıfı ezdiği ve kuvvetin egemen olduğu amansız bir yarıştır. Dolayısıyla bu yarışta tek etmen bireylerin kontrol yetenekleridir. Hayatı bu denli kontrol etmeye odaklanan kimseler farkında olmadan doğrudan hayatın kontrolune girerler. Küçük bir sandalın dalgalarla birlikte eşzamanlı sarsılması gibi bunlar da hayatın her esintisinden büyük bir sarsıntı geçirirler.
Halbuki hayatın tamamen bizlerin kontrolünde gelişen bir süreç olduğu yargısı tutarlı değildir; asimetriktir. Dolayısıyla pek çok yanılgıyı doğurmaktadır. Bunlardan en önemlisi de insanın hedefini şaşırmasıdır. Geleceğini Yer’de arayan kimse buna bir örnektir:
ولكنه أخلد إلى الأرض Araf/176
Ancak o Yer’e doğru sonsuzladı (Yer’e yöneldi sonsuzluğunu Yer’de aradı) .
Böylesine yere kilitlenmek yerden gelecek her sarsıntıya mahkum olmak demektir. Morali en çok değişkenlik arzeden kimseler böyle tiplerdir. Hedeflerinde Arz vardır. Arz ise sağlam olmayan bir zemine ve pek çok med-cezirlere sahiptir.
Bir aşığın sevgilisi ne kadar gel-gitliyse aşık da o kadar dengesiz bir haleti ruhiyeye sahip demektir.
Şu halde moralleri bozmamanın bir yolu olmalıdır. Bu yol inişli çıkışlı olan bu hayat ile aramızda oluşturacağımız geçişken ama kontrollü bir perde ile ancak mümkündür.
Bu perdenin en güzel örneği hücre zarıdır. İhtiyaçları kadarını alır fazlasını engeller. Hücre içini ortam dengesi tamamen bu zarın kontrollü oluşuna bağlıdır. Aksi takdirde dışarıdaki her değişiklik hücre içine de yansıyacak ve denge kaybolacaktır.
Bizi hayatın menfi tesirlerinden koruyacak, moralimizi dengede tutacak bu denli itinalı bir zara ihtiyacımız vardır. Allâh yaratılışımızı haber verdiği gibi bu yaratılışımızın zaaflarını nasıl denetleyebileceğimizi de bildirmekte ve bize hücre zarına benzer görünmez bir hicap (perde) sunmaktadır:
وإذا قرأت القرآن جعلنا بينك وبين اللذين لا يؤمنون بالآخرة حجابا مستورا İsrâ/45
Sen Kur’an’ı okuduğunda biz seninle ahirete inanmayanlar arasına görünmeyen bir perde koyarız.
Devam edecek..
Geciken Tepki Çöküntü Oluşturuyor
Haziran 11, 2008
Ak Parti kadroları gelişmeler karşısında ihtiyatlı davranıyor. Çoğunlukla karar alma süreçlerini zamana yaymayı ve böylelikle herkesin elindeki kartları görmeyi istiyor. İktidar erkini elinde bulunduran bir parti açısından bu durum, sorumlu bir davranış olarak algılanabilir.
Bunun tipik örneği PKK saldırıları esnasında muhalefet cephesinden gelen Kuzey Irak’a girin baskılarına hükümetin verdiği ihtiyatlı tepkidir. Bir zaman sonra, hükümet hem bölgesel çapta hem de dünya çapında harekat öncesi iyi bir hazırlık yapınca, hem siyaseten hem de askeri bakımdan başarılı bir operasyona imza atmıştır.
Saldırılar esnasında muhalefetin (buna Genel Kurmay da dahil) millette oluşturduğu bunlar harekat yapacak cesarette değiller çünkü dış destekliler şeklindeki algı kırılmıştır. Tam tersi millet, mevcut iktidarın sorumlu davrandığını ve attığı adımı hesaplı attığını düşünmeye ve takdir etmeye başlamıştır.
İktidar cephesinde görmeye alıştığımız bu tedbir merkezli yaklaşımın bir istisnasını Genel Kurmayın gece yarısı bildirisine verilen ivedi tepkide gördük. Nitekim hemen ertesi gün sert bir karşı bildiriyle Askere gereken yanıt verilmiştir. Milletimiz bu cevapta kendisini bulmuş, temsil yetkisini devrettiği kadroların dik duruşundan kıvanç duymuştur. Çok geçmeden önüne gelen sandıkta bu onurlu duruşu en güzel şekilde ödüllendirmiştir.
Buradan anlaşılıyor ki her konu zamana yaymaya müsait değildir. Şayet askerin muhtırası görmezden gelinseydi yahut pasif bir tepkiyle geçiştirilseydi sanıyorum millet sandıkta daha çok oy vermek yerine, mevcut oylarını geri alma yoluna gidecekti.
Askerden gelen darbe girişimine tepki koymakta gecikmeyen iktidar ne yazık ki yargıdan gelen darbe girişimine karşı yetersiz bir görünüm sergilemektedir. Milletimiz yargı cenahından gelen bu hukuk tanımaz girişimleri gördükçe, gözünü yasama ve yürütme yetkisini kendilerine emanet ettiği Ak Parti kadrolarına çevirmekte ve sabırla oradan sadra şifa bir tepki beklemektedir. Bugüne kadar verilen yanıtlar kelimelerden ibaret kalmış eylem bazında nedense çekingen bir imaj sergilenmiştir.
Kapatma davası sonrası günlerce şu toplantıyı bekleyin bu toplantıyı bekleyin tarzı cümlelerle millet oyalandı. Deniz Baykal’ın sakın anayasal değişiklik yapma yoksa darbe gelir şeklindeki tehdidine boyun eğen bir manzara sergilendi. Bu durum halkımızda bir çöküntü oluşturmaktadır. Nitekim 28 şubatta Askere gereken tepkiyi vermekte çekingen davranan o günkü hükümet milletimiz tarafından yadırganmıştı.
İstikrarı ve özellikle ekonomiyi gözeten saiklerle gerilime prim vermemek için gerekenleri yapmaktan imtina etmek, hukuk tanımaz çevreleri cesaretlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Bu da bir sonraki adımda daha beter bir hukusuz girişimin önünü açmaktadır. Kapatma davasına bir anayasa değişikliği ile cevap veremeyen yasama organının bu acziyeti, makeme üyelerini cesaretlendirmişe benziyor. Zira en aykırı görüşlere sahip hukukçuları dahi şaşırtacak iptal kararlarının başkaca bir izahı yoktur.
Şayet Başbakanımızın kafasında şu anki makus havayı bir gün tümüyle düzeltecek ve hepimizi şaşırtacak güzel bir plan yoksa, bu gidiş milli iradenin siyasete küseceği bir zemine doğru ilerlemektedir. Böylesi bir sonuç fiziki bir darbeden daha vahimdir. Zira ümitsizlikten daha beter bir çöküntü yoktur.