Rivâyetlerin Olasılığı Kuramı
Haziran 25, 2008
Tanık olduğumuz bir hadiseyle, haberini başkaları üzerinden aldığımız bir vakıanın zihnimizdeki gerçekliği hiç bir zaman aynı değildir. Müşahade ettiğimiz bir olayda duyularımıza güveniriz; ancak başkaları üzerinden öğrendiğimiz bir vakıanın gerçekliği hususunda tamamen aktarıcılara itimat ederiz. Elbetteki duyularımıza olan güvenimiz ile başkalarına gösterdiğimiz itimat eşdeğer değildir.
Kuşku yok ki doğrudan tanık olmak, bir vakıanın gerçekliği hususunda kişi bakımından daha tatmin edicidir. Nitekim İbrahim a.s. Rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini talep etmiştir:
وإذ قال إبراهيم رب أرني كيف تحي الموتى قال أولم تؤمن قال بلى ولكن ليطمئن قلبي el-Bakara/260
Bir vakit İbrahim demişti ki: Rabbim, ölüleri nasıl diriltiyorsun, göster bana! Dedi ki: Zaten imân etmedin mi? Dedi ki: Elbette ettim; yine de kalbim tatmin olsun diye, dedi.
Ayette İbrâhim’in a.s. Rabbinden dileğinde görme ile oluşan bir tatminden, sarih bir dille söz edilmektedir. Tanık olmanın başkalarından haber almaya nispetle daha ikna edici olduğuna dair Kur’an’da başka örnekler de mevcuttur. Sözgelimi başka bir yerde Allâh İsrail oğullarına şöyle seslenmektedir:
أم كنتم شهداء إذ حضر يعقوب الموت el-Bakara/133
Yoksa siz, ölüm Yakûb’a geldiğinde tanık mıydınız?
Haberini aldığımız bir vakıya olan itimadımız tamamen haberi aktaran kimselere duyduğumuz güvene dayanmaktadır. Bu güven ne kadar ileri boyutta olursa, habere olan itimadımız, dolayısıyla da vakıanın gerçekliğine ilişkin inancımız o kadar yüksek olur. Ancak bu güvenimiz ne denli ileri boyutta olursa olsun tanıklığımıza eşdeğer bir seviyeye erişemez. Başka bir ifadeyle bu nispet hiç bir zaman yüzde yüzü bulacak bir haddeye erişemez.
Bu noktada akla peygamberlere olan itimadın nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususu gelmektedir. Kanaatim o ki, hiç bir peygambere ittiba eden kimseler salt onun beşeri hüviyeti dolasıyla ona körü körüne itimat etmiş değillerdir. Zira insanlık tarihi boyunca, Allâh bana vahyetti diyen nice yalancı çıkmıştır. Peygamberlere olan itimadın temel dayanağı onların şahsiyetleri değil, getirdikleri vahyin karşı durulmaz bir gerçeği vazetmesidir.
Nitekim Semûd kavminin ileri gelenleri, Sâlih’in a.s. takipçilerine onun elçi olduğunu nasıl bildiklerine dair bir soru yöneltmişler, onlar da şöyle yanıtlamışlardır:
أتعلمون أن صالحا مرسل من ربه قالوا إنا بما أرسل به مؤمنون el-Arâf/75
Siz Sâlih’in Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu ilim mi yapıyorsunuz? Dediler ki: Biz onunla gönderilenlere imân etmekteyiz.
Elbetteki peygamberlerin tutarlılıkları ve güven veren bir mazileri söz konusudur. Bu husus onların şahsiyetlerine itimat için bir karine olarak görülebilir. Ancak unutulmamalı ki beşerden, nice görünüşte güven telkin eden yalancı suretler çıkabilmiştir. Dolayısıyla bu husus itimat için yeter bir koşul değildir.
Binaenaleyh, peygamberlere olan inancımız temelde getirdikleri vahyin inkar edilemez bir gerçek oluşuna istinad etmektedir. Böyle olmasaydı, yaratıcının gönderdiği mesaja muhatap olan insanın akleden bir varlık olması, onu algılayıp takdir etmesi gibi imânın sacayaklarını oluşturan olmazsa olmaz süreçler anlamsız ve beyhude kalırdı.
devamı var