Tanık olduğumuz bir hadiseyle, haberini başkaları üzerinden aldığımız bir vakıanın zihnimizdeki gerçekliği hiç bir zaman aynı değildir. Müşahade ettiğimiz bir olayda duyularımıza güveniriz; ancak başkaları üzerinden öğrendiğimiz bir vakıanın gerçekliği hususunda tamamen aktarıcılara itimat ederiz. Elbetteki duyularımıza olan güvenimiz ile başkalarına gösterdiğimiz itimat eşdeğer değildir.

Kuşku yok ki doğrudan tanık olmak, bir vakıanın gerçekliği hususunda kişi bakımından daha tatmin edicidir. Nitekim İbrahim a.s. Rabbinden ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini talep etmiştir:  

وإذ قال إبراهيم رب أرني كيف تحي الموتى قال أولم تؤمن قال بلى ولكن ليطمئن قلبي       el-Bakara/260

Bir vakit İbrahim demişti ki: Rabbim, ölüleri nasıl diriltiyorsun, göster bana! Dedi ki: Zaten imân etmedin mi? Dedi ki: Elbette ettim; yine de kalbim tatmin olsun diye, dedi.

Ayette İbrâhim’in a.s. Rabbinden dileğinde görme ile oluşan bir tatminden, sarih bir dille söz edilmektedir. Tanık olmanın başkalarından haber almaya nispetle daha ikna edici olduğuna dair Kur’an’da başka örnekler de mevcuttur. Sözgelimi başka bir yerde Allâh İsrail oğullarına şöyle seslenmektedir:

 أم كنتم شهداء إذ حضر يعقوب الموت          el-Bakara/133

Yoksa siz, ölüm Yakûb’a geldiğinde tanık mıydınız?

Haberini aldığımız bir vakıya olan itimadımız tamamen haberi aktaran kimselere duyduğumuz güvene dayanmaktadır. Bu güven ne kadar ileri boyutta olursa, habere olan itimadımız, dolayısıyla da vakıanın gerçekliğine ilişkin inancımız o kadar yüksek olur. Ancak bu güvenimiz ne denli ileri boyutta olursa olsun tanıklığımıza eşdeğer bir seviyeye erişemez. Başka bir ifadeyle bu nispet hiç bir zaman yüzde yüzü bulacak bir haddeye erişemez.

Bu noktada akla peygamberlere olan itimadın nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususu gelmektedir. Kanaatim o ki, hiç bir peygambere ittiba eden kimseler salt onun beşeri hüviyeti dolasıyla ona körü körüne itimat etmiş değillerdir. Zira insanlık tarihi boyunca, Allâh bana vahyetti diyen nice yalancı çıkmıştır. Peygamberlere olan itimadın temel dayanağı onların şahsiyetleri değil, getirdikleri vahyin karşı durulmaz bir gerçeği vazetmesidir.

Nitekim Semûd kavminin ileri gelenleri, Sâlih’in a.s. takipçilerine onun elçi olduğunu nasıl bildiklerine dair bir soru yöneltmişler, onlar da şöyle yanıtlamışlardır:

أتعلمون أن صالحا مرسل من ربه قالوا إنا بما أرسل به مؤمنون       el-Arâf/75

 Siz Sâlih’in Rabbi tarafından gönderilmiş olduğunu ilim mi yapıyorsunuz? Dediler ki: Biz onunla gönderilenlere imân etmekteyiz.

Elbetteki peygamberlerin tutarlılıkları ve güven veren bir mazileri söz konusudur. Bu husus onların şahsiyetlerine itimat için bir karine olarak görülebilir. Ancak unutulmamalı ki beşerden, nice görünüşte güven telkin eden yalancı suretler çıkabilmiştir. Dolayısıyla bu husus itimat için yeter bir koşul değildir.  

Binaenaleyh, peygamberlere olan inancımız temelde getirdikleri vahyin inkar edilemez bir gerçek oluşuna istinad etmektedir. Böyle olmasaydı, yaratıcının gönderdiği mesaja muhatap olan insanın akleden bir varlık olması, onu algılayıp takdir etmesi gibi imânın sacayaklarını oluşturan olmazsa olmaz süreçler anlamsız ve beyhude kalırdı.

 

devamı var

 

Önce Ravi Tetkikleri

Haziran 13, 2008

Hz. Peygamber’in (s.a.v.), Allâh Teâlâ’nın kendisine vahyettiği İslâm dinini nasıl yaşadığına dair malumât, çevresinde bulunan kimselerin rivâyetleri vesîlesiyle, kuşaktan kuşağa yayılmıştır. İnsan faktörünün bilgiyi iletmede, bilinçli bilinçsiz muhtelif nedenlerle, kimi arızaları söz konusu olmasaydı, hiç şüphesiz Peygamber’den bize ulaşan her bilgi güven içerisinde önkoşulsuz kabul edilebilirdi.

Ancak yaratılışı itibariyle çeşitli zaafları bulunan insanoğlunun, eylem ve söylemleri de aynı zaaflarla illetli durumdadır. Sözgelimi hiç unutmayan bir insan olmadığı gibi hiç hata etmeyen bir insan da yoktur. Beşer hafızası, duyduklarını ve gördüklerini hem biçim hem de içerik olarak olduğu gibi aktarmaya elverişli değildir. Benzer zaaflar insanoğlunda, içinde kötü niyetin olmadığı sürekli arızalar üretmektedir.

İnsan faktöründe görülen bir diğer kusur ise, bilinçli hatalardır. Bu hata biçimi yukarıdakinden farklı olarak, içinde belli bir faydayı temin kastını ihtiva ettiği için daha nitelikli, tehlikeli ve daha yanıltıcıdır. Beşerin bu uğurda sınırlarını çiğnemediği hiç bir kutsal yoktur. Allâh adına dahi yalan söylemeye cüret edebilen bir insanın, onun elçisine büsbütün vefakâr davranmış olmasını beklemek aşırı iyimserlikten başka bir şey değildir.

Binaenaleyh Peygamber’in, dini bakımdan son derece önemli olan hâtıratını aktarmakta rol almış kimselerin, beşeriyetlerinden sıyrılıp mâsumiyet zırhına erdikleri düşünülmediğine göre, bilinçli yahut bilinçsiz kimi illetleri, aktarımlarına bulaştırmış olabilecekleri asla göz ardı edilmemelidir. Nitekim hadis ilmi yahut daha özel olarak ricâl ilmi ve isnad, bu gerçeği dikkate alan muhaddislerin konuya gerçekçi yaklaşımının bir sonucudur.

Bu yüzden bir hadisin senedi metninden önce gelir. Yani okuyucu önce senedi değerlendirmelidir. Allâh’ın Elçisi ne demiş, demeden önce bu bilgiyi Allâh’ın Elçisinden kimler aktarmıştır, demelidir. Bu açıdan bakıldığında, senedi olmayan bir hadisin neden okunmaya değer bulunmadığı suhûletle anlaşılacaktır.

Hadis ilminin temel yaklaşımını teşkil eden bu açılımın bir sonucu olarak bugün, râvi merkezli çalışmaların, hadis araştırmaları içerisinde öncelenmesi gerektiği hususu izahtan varestedir. Hadis ricâlinin (râvilerin) aktarımlarının tek tek ele alınıp sorgulandığı ve neticesinde kendilerine belli bir rütbenin verildiği bir dönem elbette ki geçmişte yaşanmıştır. Günümüzde bilgi teknolojisinin getirdiği olanaklarla yeni bir atılım yapılacaksa, bu atılım yine başlangıç noktası olarak râvi tetkiklerini almalı ve geçmişte yaşanan sürecin rivâyet geleneğine uygun biçimde yeniden yaşanmasına yönelik adımlar atılmalıdır.

Rivâyetlerin olasılığı kuramını modellediğimizde[1] gördük ki, râvilerin güvenirlik katsayısı rivâyet sisteminin en temel verisidir. Bir hadisi çalışabilmek için öncelikle senedinde yer alan tüm râvilerin çalışılmış olması gerekmektedir. İşe râvilerden başlamayan aksi bir yaklaşım, bilgi teknolojisinin tüm olanaklarını kullansa da ricâl değerlendirmeleri olarak itimat ettiği zemin eski olacağı için, yeni ve sağlıklı bir sonuca ulaşması mümkün olmayacaktır.



[1]     Bkz. Halis Aydemir, “A Theoretical Approach to the System of Transmission of Hadith Based on Probability Calculations”, Hadis Tetkikleri Dergisi (HTD), III/1, 2005, ss. 51–84.